Author: Melania Gil de Sagredo
Her zamanki gibi bir sabahtı işte; tek farkı, bebeğimizin doğması beklenen günün sabahı olmasıydı. Birkaç gündür iyice heyecanlanmaya başlamıştık, ama yine de yakında doğuracağıma dair bir his yoktu içimde. Son iki haftadır sadece hamileliğimin tadını çıkartmakla meşguldüm.
Günlerden Perşembe’ydi. New South Wales’in (Avustralya) Byron Bay kasabasında pazar kurulacaktı o gün. Eşim Alp’in annesiyle babası doğuma yetişebilmek için bir gün önce Türkiye’den gelmişlerdi. Biz de onları pazara götürmeye karar verdik. Böylece hem biraz Byron Bay’i gösterebilirdik onlara, hem de dört hafta önce İngiltere’den gelen annemle tanıştırabilirdik – dünürler daha önceden hiç karşılaşmamışlardı birbirleriyle! Hava çok güzeldi, güneşli, masmavi bir gündü. Hep beraber benim en sevdiğim sahil kafeteryasında brunch yapabilirdik.
Eve geri döndüğümüzde her zamanki öğle uykuma yattım. Biraz duygusal hissediyordum kendimi. Saat üç gibi uyandım, tuvalete gittim. Her zamankinden farklı bir ıslaklık vardı. Tuvaletin içine baktım; suda krem rengi, mukusumsu bir şey yüzüyordu. Şaşırmıştım, çünkü daha çok tereyağına benziyordu!.. Gittim Alp’e söyledim. “Santo’yu (dulamızı) arasana” dedi. “Yok, olmaz” diye düşündüm “Onu rahatsız etmeyeyim şimdi”. Çok meşgul olduğunu biliyordum, o günlerde birkaç bebek birden bekleniyordu. Ben de arkadaşım Pakhi’yi aradım. Onun üç oğlu var, en küçüğü o zamanlar üç aylıktı. Byron Bay yakınlarında, Wollongbar’daki Doğal Doğum ve Araştırma Merkezi’ni de, orada çalışan dulam Santo’yu ve ebem Lynne’i de bana Pakhi tavsiye etmişti. Kendisi aynı zamanda, Alp, Santo, Lynne, annem ve bir başka sevgili arkadaşım Bhavan’la beraber doğum ekibimde de yer alacaktı. Pakhi telefonda hemen “Santo’yu ara!” dedi bana, “Suların gelmeye başlamış olmalı”. Saat üçü çeyrek geçiyordu. Santo’yu aradım, o da Pakhi’yle aynı fikirdeydi. Yavaş yavaş toparlanıp doğum merkezine gitmemizi söyledi.
Alp’le birbirimize baktık, bir an kucaklaştık, sonra da sessizce toparlanmaya başladık. Yanımızda çok bir şey götürmemiz gerekmiyordu, çünkü zaten üç hafta önceden bütün gerekenleri doğum merkezine bırakmıştık. Biraz yemek aldık yanımıza, kendi hazırladığımız doğum müziklerinin kayıtlı olduğu laptop bilgisayarı ve streoları aldık. Bebek için araba koltuğu, fotoğraf makinası, video kamera, derken bir de doğum sırasında yanımda bulunup bana güç vermesini istediğim birkaç özel eşyam... Araba hazır olduğunda, annemi ve doğum ekibimin geri kalanını aradım. Artık iyice heyecanlanmaya başlamıştık, ama yine de çok sakin bir heyecandı bu.
Doğum merkezine kadarki otuz, otuz beş dakikalık yolu pek konuşmadan, sadece sevdiğimiz müzikleri dinleyerek kattettik. Alp arabayı yavaş kullanıyordu, elele tutuşmuştuk, mutluyduk. Arasıra gözlerimizden yaşlar akıyordu. Her şey olması gerektiği gibi geldi bize.
Büyük bir organik meyva bahçesinin ortasında kurulmuş doğum merkezine geldiğimizde sanırım saat dördü çeyrek geçiyordu. Arabadan indik, Santo’yu göremedim, telefon ettim ona. Kimse açmadı, ama endişelenmedim. Tam odamıza doğru yürüyorduk ki Santo’yu gördük; büyük bir çim biçme makinasının üzerinde bize doğru geliyordu. Güldüm, ben burada doğurmak üzereyim, dulamsa çim biçiyor!.. Santo nasıl olduğumu sordu. Gayet iyi hissediyordum kendimi. Henüz sancım falan yoktu. Ya da belki o kadar hafif ve ender geliyorlardı ki, farkında olmuyordum onların. Ebemiz Lynne yola çıkmış geliyormuş. Biz de bu sırada odamıza çekildik. Ben eşyalarımızı açıp yerleştirmeye başladım, Alp’se kanepeye oturup biraz meditasyon yaptı. Az sonra, duştan yeni çıkmış Santo geldi yanımıza. Sancılardan hala ses seda yoktu. Alp’le Santo doğum odasındaki havuzu doldurmaya gittiler. Doğum odası büyüktü; yerler bordo renkli bir halıyla kaplıydı, duvarlarsa açık altın sarısı. Büyük bir pencere doğum merkezinin tropik bahçesine bakıyordu. Odada bir doğum havuzu, şilteler, yastıklar ve bir Pilates/doğum topu vardı. Benim için mükemmel bir doğum odasıydı burası; sanki rahmin kendisi gibi, güvenli ve rahat bir yerdi.
Saat beşi çeyrek geçe civarı sancıları hafif hafif hissetmeye başladım. Sıcak geldi, elbisemi çıkardım. Böylesi çok daha rahattı. Karnım acıkmıştı, hazır miso çorbası içtim. Derken ebem Lynne geldi. Biraz konuştuk, sonra yine Alp’le başbaşa kaldık. Derken sancılar birden şiddetleniverdi. Evet, sancı buydu işte! Kuvvetliydiler, evet, ama henüz kolayca başedebiliyordum onlarla. Başka bir şeyler daha oluyordu bu sırada: midem bulanmaya başladı, çok gazım vardı. Ara sıra kusacak gibi oluyordum. Sancılar artık kuvvetli ve düzenli geliyorlardı. Diz çökmüş, doğum topuna abanmıştım. Alp hep yanı başımdaydı. Santo ve Lynne sürekli gidip gelip bizi kontrol ediyorlardı. Derken mide bulantısıyla gaz bitti, ama bu sefer de sancılar daha bir sıklaştı ve şiddetlendi. Belimin ortasında kuvvetli bir basınç hissetmeye başladım. Santo, sancılar sırasında nasıl nefes alıp verebileceğimi, sancılar ara verdiğinde de nasıl dinlenebileceğimi gösterdi bana. Çok iyi geldi bu! Bu sırada Alp doğum odasında müziğimizi başlatmış, doğum mihrabıma koymak istediğim şeyleri yerleştirmişti. Havuz hala tam dolmamıştı ama, ben de duşa girdim. Ben duştayken Alp bana destek oldu, benimle birlikte nefes alıp verdi. Belime dökülen sıcak su çok iyi geliyordu.
Sonunda havuz doldu, içine girdim. Nasıl da rahatladım anında! Havuzun içinde diz çöktüm, kollarımı kenardan sarkıttım. Ya Santo’nun ya da Alp’in ellerini tutuyordum hep. Bir yandan da bol bol su içiyordum; devamlı susuyordum çünkü. Bir ara Pakhi’yle en küçük oğlu odaya girmiş olmalılar, neşeli bebek aguları duydum. Soluma baktım, küçük Mo yerde yatmış kıkırdıyor! Gülümsedim, sonra yeniden dikkatimi nefesime ve Santo’nun yüzüne yoğunlaştırdım. “Bu çok şiddetli, çok yoğun, yapamayacağım!” diye düşünmeye başladım. Santo’ya da söyledim bunu. Santo bana yavaşça dedi ki “Aklının peşinden gitme... Sadece nefesine yoğunlaş... Bir de sancılar arasında dinlenmeye çalış”. Oysa sancılar artık o kadar sık geliyordu ki dinlenmeye pek fırsat kalmıyordu. Galiba işte bu sıralarda annem ve arkadaşım Bhavan doğum odasına davet edildiler; o zamana kadar beraberce mutfakta hepimize yemek hazırlıyorlardı.
Doğumun başlangıcından beri herhangi bir vajinal muayene olmamıştı. Lynne’le Santo halime bakıp benim tamamen açıldığımı anlamışlardı. Ama bebek bir türlü gelmiyordu. Havuzdan çıkmamı istediler. Alp’in ve Santo’nun ellerini tutarak şilteye yan yattım, Lynne de beni muayene etti. “Evet” dedi, “Tamamen açılmışsın... Bak bir de ne buldum burada! Biraz mekonyum, iki tane de testis!”. Önce bende jeton düşmedi; tek anlayabildiğim bebeğin oğlan olduğuydu. Hamileliğim boyunca cinsiyeti bilmemeyi tercih etmiştik. Doğum planımda da yazmıştım, cinsiyeti ilk ben görüp söyleyecektim herkese. Bu yüzden ağzımdan bir tek “Olmadı ama şimdi, neden söyledin ki oğlan olduğunu?!” çıktı. Lynne pişman olmuştu söylediğine, ben de hemen ekledim “Neyse, ben zaten biliyordum hep oğlan olduğunu...”. Sonra Lynne durumu açıkladı bana: Bebek ters geliyordu, başı yerine poposu çıkacaktı önce. Hiç beklemediğimiz halde, saf makat geliş pozisyonundaydı oğlum. İki hafta önce Lynne son kontrolümü yaptığında başaşağı duruyordu oysa...
Artık belimin ortasındaki baskıyı fazla hissetmez olmuş, bu sayede de nisbeten rahatlamıştım. Bebeğin ters geldiği haberi beni pek endişelendirmedi. Tamamen emniyette hissediyordum kendimi, gevşeyebiliyordum. Santo’ya, Lynne’e ve kendime güvenim tamdı. Bir de hamileyken okuduğum bir kitap geldi aklıma: Ina May Gaskin’in Spiritual Midwifery (Ruhsal Ebelik) kitabı. Orada makat geliş bebeklerinin doğumlarıyla ilgili bilgiler vardı. Bu sayede, bilinçaltım bunun yapılabileceğini, mümkün olduğunu biliyordu sanırım.
İşte işin zor kısmı asıl o zaman başladı. Sancılarım gitgide hafifliyordu, bu da benim bebeği doğurabilmek için daha çok ıkınmam gerektiği anlamına geliyordu. Doğumun bu ikinci evresi boyunca sürekli pozisyon değiştirdim. Çömeldim, ayağa kalktım, yarı çömeldim... Alp hep yanımdaydı, bazen Santo’yla ya da Pakhi’yle birlikte dengemi korumam için bana destek veriyordu. Diğer zamanlarda Alp’e dayanıp ıkınıyordum. Bütün vücudumla ıkındım durdum... Derken önce testisler çıktı, sonra popocuk ve vücudun bir kısmı; bacaklarıysa hala yukarı kalkıktı. Bütün bu zaman boyunca Lynne durumu dikkatle seyretmişti, bir yandan da bana alttan nazikçe yardım ediyordu. Yırtılmayayım diye elleriyle perine bölgeme destek veriyor, küçük ısıtılmış havlular bastırıyordu. Bebeğim beline kadar doğduğunda Lynne yavaşça bacakların kurtulmasına yardım etti. Yukarıda kalan göbek bağının bir kısmını da aşağı çekti ki bebeciğin göbek deliği çekiştirilmesin, acımasın... Bir kere daha ıkındım, bütün vücut çıktı, ama kafa hala içerideydi. Çok yorulmuştum, çok az gücüm kaldığını hissediyordum. Ayakta zor duruyordum artık. Bana yardımcı olacak sancılar da kalmamıştı. “Yardım edin, n’olur!” diye bağırdım. Ama yapabilecekleri başka bir şey yoktu, biliyordum. Daha çok bir yakarmaydı benimkisi... Santo sakin ama kesin bir sesle emretti bana: “Şimdi başı doğurman lazım!”. Bir kere daha ıkındım, baş bir itişte geldi. Birdenbire kendimi yeniden kuvvetli hissettim, kendi başıma ayakta durup Lynne’in yardımıyla bebeğimi yakalayabildim.
Sanki cennetteydim o an, öylesine mutlu ve sevinçliydim ki!.. Hemen konuşmaya başladım bebeğimle. Biraz mordu rengi, henüz nefes almıyordu, ama iyi olduğunu biliyordum. Onu kucağıma aldım, yere oturdum, Alp de yanı başımızdaydı. Lynne’le Santo bebeğe oksijen verdiler, pembeleşiverdi hemen, nefes almaya başladı. Bana baktı, babasına baktı, etrafı seyretti... Hayatımın en inanılmaz, en güzel anıydı bu, hiç unutmayacağım. Öylece oturakaldık üçümüz... Diğerleri şimdi hatırlayamadığım bir sürü şey yapıyorlardı etrafımızda.
Bir süre sonra Santo ve Lynne plasentayı doğurma vakti geldiğini söylediler. Bebeğimizi Alp’e verdim. Kucağında oğlu, havalarda uçuyordu Alp. Gözlerinin yaşardığını gördüm. Bir yandan da “Of, yok artık, daha fazla ıkınamam!” diye düşünüyordum, ama denedim yine de. Plasenta gelmedi. Mesanem doluymuş. Tuvalete gittim, ama işe yaramadı. Lynne katater taktı o zaman. Derken yeniden ıkınmayı denedim, ama plasentayı doğuracak kuvvetim kalmamıştı. Kanamam da olduğu için, yirmi-otuz dakika sonra Santo’yla Lynne bana Ergometrine iğnesi yapmayı teklif ettiler, ben de kabul ettim. İğneden sonra hemen, kolayca çıktı plasenta. Oturduk, inceledik biraz. Ne kadar da ilginç ve güzel bir şeydi bu böyle! Ağaca benziyordu. Bu dokuz ay boyunca bebeğimizi beslemişti. Kaya hala göbeğinden bağlıydı plasentaya, kordonu kesmemiştik. Onu plasentadan ayırmamaya karar verdik (bkz. lotus doğumu). Plasentayı bir bebek bezinin içine sardık, Kaya’nın göbeğinin üzerine yerleştirdik (Yine de göbek bağını iki gün sonra kestik, çünkü hem Kaya hem de biz rahat edemedik bir türlü!). Bütün bu zaman boyunca Kaya babasının kollarında kaldı. Sonra sıra boyunu, kilosunu ölçmeye geldi. Alp Kaya’yı bana verdiğinde, Kaya kollarını Alp’e doğru uzattı ve ilk kez ağladı! Babasının kucağından ayrılmak istemiyordu besbelli! Aralarındaki bağ daha o zamandan kuvvetlenmişti...
Bütün pratik işler bittikten sonra biraz yemek yedim. Karnım çok acıkmıştı, çok da susamıştım. Derken bir tavuk kokusu almaya başladım. Anneme söylendim, “Anne, neden tavuk pişirdiniz, o kadar ağır ki kokusu!”. Bir süre sonra koku geçti ama. Santo da dedi ki, meğer plasentanın kokusuymuş o!
Yataklarımıza yatmadan önce fark ettik ki, Pakhi’nin oğlu Mo hala bizimle birlikte odadaymış, uyuyormuş. Doğum sırasında uyuyakalmış!..
Dolunaylı bir geceydi. Tamamen sessizdi ortalık. Derken yeşil bir kurbağa doğum odasının kapısının önünden geçip gitti. Saat gecenin biri gibiydi. Artık biz de uyumaya hazırdık. Alp, Kaya ve ben, doğum yaptığım odada, birbirimizin kollarında uyuyakaldık.
***
Doğumun yüzde ellisi hazırlık... Diğer yarısı, yani doğum anında gereken bilgiler zaten hepimizin içinde, derinlerde bir yerde saklı. İçgüdülerimiz zaten söylüyor bize nasıl doğuracağımızı, ama erkekler tarafından idare edilen bugünün toplumunda kendi içgüdülerimize bile güvenmemize izin yok artık.
Bu doğuma nasıl mı hazırlandım? Öncelikle hamile kalabilmek için epeyce çaba sarfetmem gerekti. Hamile kalmamdan iki yıl öncesinden beri ana-baba olma özlemi vardı içimizde, ama bir türlü olamamıştık. Adetlerim düzenli gelmiyordu. Derken Byron Bay’de yaşayan arkadaşlarımdan biri Francesca Naish’in Natural Fertility (Doğal Doğurganlık) kitabından ve Sydney’deki Jocelyn Doğal Doğurganlık Merkezi’nden söz etti bana. Naish’in kitabını aldım ve bu konuda eğitim almış bir uzmanla görüştüm. Bundan sonraki altı ay boyunca Doğal Doğurganlık programını takip ettim. Altıncı ayın sonunda bir süre ara vermeye karar verdim. Eşim de o sıralarda beş aylık bir detoks ve temizlenme programını tamamlamıştı. Derken, altı hafta sonra, hamile olduğumu öğrendik.
Hamileyken doğuma hazırlanmak için beş tane kitap okudum: dünyaca ünlü ebe Ina May Gaskin’in Spritual Midwifery (Ruhsal Ebelik) ve Guide to Childbirth (Doğum Kılavuzu), Alman bir ebenin yazdığı bir kitap, doğum hikayelerinin toplandığı bir kitap, bir de HypnoBirthing-The Mongan Method (Hipnozla Doğum – Morgan Yöntemi). Özellikle iki ebenin kitapları, doğal doğum yapabileceğime dair tam bir güven kazandırmışlardı bana. Sık sık gevşeme ve hipnozla doğum CD’leri dinledim. Ebemle dulamın da tavsiye ettikleri üzere dilediğim kadar yürüdüm ve yüzdüm. Dulam Santo bize özel bir doğuma hazırlık kursu vermişti, bu kurstan sonra doğumu hevesle bekler olmuştuk. Ayrıca hem Alp’le hem de ebelerle birlikte bir doğum planı hazırlamıştım. Bu planın bir kopyasını kadın doğumcuma ve hastaneye de bırakmıştık, olur a hastaneye gitmemiz gerekirse diye. Bütün doğum ekibi birbirini daha iyi tanısın diye de iki kez biraraya gelmiştik.
Doğumdan sonra sekiz gün Doğum Merkezi’nde kaldık. Çok yerinde bir karar oldu bu; böylece profesyonel yardım gece gündüz elimizin altındaydı. Doğumdan sonraki ilk üç gün harika ve sorunsuz geçti. Derken üçüncü günün gecesinde sütüm gelmeye başladı ve biraz sıkıntı çektim. Göğüslerim fena halde şişmişlerdi, Kaya da bu yüzden sütü içemiyordu. Saat sabahın üçüydü. Az önce bir doğuma eşlik etmiş olan Santo odamızın önünden geçerken halimizi gördü, gelip bize yol gösterdi. Kaya on dakika içinde mutlu mutlu emmeye başladı, ben de çok rahatladım. Bu merkezde olup böyle iyi bakılmak, bütün sorularımıza yanıt bulabilmek mükemmeldi. Günü gelip de eve gitmeye hazır olduğumuzda bir anne-baba olarak çıktığımız bu yeni yolculuğa güven içinde başlayabildik.
Yaşadığımız bu deneyimden sonra Alp bana teşekkür etti; neden illa da Avustralya’da doğal bir doğum istediğimin, bu konudaki kararlılığımın nedenlerini sonunda anlamıştı. Vizeyi almak, evimizi kiraya vermek, İstanbul’daki işimizi altı aylığına bırakmak kolay olmamıştı hiç (Avustralya’da iki buçuk ay doğumdan önce, üç buçuk ay da sonrasında kaldık). Bu süreç boyunca epeyce oturup konuşmuş, tartışmıştık Alp’le.
Bebeğimizi Avustralya’da doğurmaya karar vermemizin pekçok nedeni vardı: Alp’le burada tanışmıştık, burada bizimle aynı kafada olan arkadaşlarımız vardı. En önemlisi de Pakhi, hani benim üç çocuklu arkadaşım, kendi dulası Santo’yla ebesi Lynne’i bize tavsiye etmişti. Pakhi’ye son derece güvenirim; bu konuda da tamamen haklı çıktı. Kalkıp da ta Wollongbar’a gitmemize kesinlikle değdi. Başka herhangi bir yerde doğurmayı düşünemiyordum bile. Kayınvalidemin dediği gibi, tıpkı bir kedi misali doğum yapabilecek en iyi yeri aramıştım! Bu merkezin, benim ve bebeğim için en doğru yer olduğuna dair o kadar berrak, o kadar kuvvetli bir önsezi vardı ki içimde! Orada bulduğum mükemmel bir bileşimdi. Hem canla başla çalışan, hem de insanı aşka getiren profesyonel dulalar ve ebeler; bir yandan kendimi güvenli ellerde hissetmem, korunmam, bir yandan da duruma hakim olmam ve bana saygı duyulması... En önemlisi de karşılıklı güven ve şefkatli bir ilgi! Bütün bunlar sayesinde bu merkez hayalimizdeki doğumu yaşamamıza fırsat vermişti.
Harika doğum ekibim sayesinde bütün doğum hem fotoğraflarla hem de videoyla kaydedildi. Ara sıra bakmaya doyamıyorum… Ne için ve nasıl kuvvetli yaratıldığımın fevkalede güzel, ilham ve kuvvet verici hatıraları bunlar. Bebekleri büyütüp doğurmak, benim doğamda var.
damara-cocuk farklı seçenekler arayan ebeveynlere, doğal hamilelik, emzirme, doğal ebeveynlik, holistik tedaviler, organik ve sağlıklı beslenme ve ekolojik yaşam gibi konularda bilgi sunan aylık online dergidir.