Logo-tr

Doğumda Ektazi için Doğanın Hormon Şablonu

Dr Sarah J. Buckley - Salı 08. Kasım, 2011

Big_22

Doğumu ektazi halinde yaşamak, doğuştan hakkımız ve bedenimizin amacıdır. Tabiat Ana bilgeliğiyle bize, alışıldık (stasis) halimizin dışına (ec) çıkmamızı sağlayan doğum hormonları verir ve  anneliğe kendimizi her düzeyde dönüştürerek girmemizi sağlar.

Bu harikulade hormon akışı doğum müdahelesiz geliştiğinde en iyi şekilde gerçekleşerek anneyle bebeğin emniyetini sağlar. Bizim anne olarak bildiğimiz şeyi bilim de giderek keşfediyor: doğum şekli anneyi de bebeği de hayatları boyunca etkiler. Ektazi halinde yaşanan bir doğum – yani bizi Kendimizin ötesine götüren bir doğum - hayatımızda alabileceğimiz en büyük armağandır.

Başlıca hormon sistemlerimizden dördü doğum sırasında etkindir. Bunlar, doğum sancıları ve doğum sırasında yüksek seviyelerde aşk hormonu oksitosinin zevk ve aşkınlık hormonları olan endorfinlerin, heyecan hormonları olan epinefrin ve norepinefrinin, ve anne olarak duyarlılığımızı arttıran  prolaktin hormonunun salgılanmasından sorumludurlar. Bu sistemler bütün memelilerde vardır ve memeli beynimizden, yani limbik sistem olarak da bilinen orta beynimizden çıkarlar.

Doğumun en iyi şekilde ilerlemesi için orta beynin, neokorteks yani rasyonel beynin önüne geçmesi gerekir. Sessiz ve mahrem, az ışıklı, az konuşulan  bir ortam bu geçişe yardım eder. Doğuran kadından mantıklı davranmasını beklememek gereklidir. Bu koşullar sunulduğunda kadın, çocuğunu en kolay şekilde doğuracak hareketleri, sesleri, nefesi ve pozisyonları içgüdüsel olarak seçecektir. Bu bilgi onun genetik ve hormonal kodunda mevcuttur.

Bu hormon sistemleri günümüzün doğum uygulamalarından olumsuz şekilde etkilenirler. Hastane ortamları ve rutinleri, doğum yaparken doğal olarak ihtiyaç duyulan bilinç kaymasının oluşmasını engelleyebilir. Kadınların hormonal fizyolojileri, aşağıda anlatılacağı gibi, suni sancı, ağrı kesici ve epidural kullanımı, sezaryen ameliyatlar ve doğumdan sonra anneyle bebeğin ayrı tutulmasından büsbütün rahatsız olur.

Doğum Hormonları

Oksitosin

Doğum hormonlarının en bilineni belki de oksitosindir. Aşk hormonu olan oksitosin, cinsellikte, erkek ve kadın orgazmında, doğumda ve emzirme sırasında salgılanır. Oksitosin sevgi ve diğerkamlık duyguları doğurur; Michael Odent’in dediği gibi, “Sevginin tüm boyutlarında oksitosinle karşılaşırız.” (Odent 2001)

Oksitosin hipotalamusta, yani memeli beynimizin derinliklerinde yapılır ve hormon (endokrin) sistemimizin ana salgı bezi hipofizin arka tarafında depolanıp buradan kana pompalanır.

Üremede çok önemli bir hormondur ve ejeksiyon (çıkartma) refleksi dediğimiz reflekslere vasıta olur. Bunlar, erkek orgazmındaki sperm çıkartma refleksi (ve buna karşılık gelen, kadın orgazmındaki spermi içeri alma refleksi); doğumda fetüsü çıkartma refleksi (müdahelesiz bir doğumun sonundaki bebeği çabucak ve kolayca doğurtan kuvvetli kasılmalara Odent böyle diyor) (Odent 1992);  doğum sonrasında plasentayı çıkartma refleksi ve emzirirken sütün bırakılma refleksidir.

Bu durumların her birinde oksitosin seviyeleri en yüksek haldedir. Oksitosin ayrıca hamilelik sırasında fazla miktarlarda salgılanır ve besin emilimini çoğaltmaya, stresimizi azaltmaya ve bizi yorgun düşürerek enerjimizi korumaya yarar. (Uvnas-Moberg and Eriksson 1996) Oksitosin doğum sırasındaki ritmik rahim kasılmalarının da sebebidir ve bebek aşağı indikçe vajinanın alt bölgesindeki gerilme reseptörlerinin uyarılmasıyla bu hormonun miktarı en yüksek seviyeye çıkar. (Dawood, Raghavan et al. 1978)

Doğum sırasında annedeki yüksek oksitosin seviyesinin bebeğe de faydası vardır. Araştırmalar doğum sırasında annedeki oksitosinin plasentaya geçerek fetüsün beynini etkilediğini gösterir. Oksitosin bebeğin beyin hücrelerini kapatarak kasılmalardan dolayı azalan oksijene duyulan ihtiyacı en aza indirir ve beyin hücrelerini korumaya alır. (Tyzio, Cossart et al. 2006)

Yeni doğum yapmış annenin oksitosin seviyeleri doğumdan sonra da yükselmeye devam eder ve plasentanın çıkması sırasında zirveye ulaşır. (Nissen, Gustavsson et al. 1998) Annenin bedenindeki oksitosin seviyeleri, yenidoğanın meme emme öncesi ve emme sırasındaki davranışlarıyla yükselir. (Matthiesen, Ransjo-Arvidson et al. 2001) Yükselmiş   oksitosin seviyeleri, yararlı rahim kasılmalarına yol açarak, bu kritik noktada oluşabilen  kanamalara karşı koruma sağlar. (Odent 1998)

Doğum sırasında bebek de oksitosin üretir, hatta böylece doğum sürecine bir katkısı bile olabilir. (Chard 1989) Dolayısıyla, doğumu izleyen dakikalarda, anne de bebek de mutlu edici bir hormonlar kokteyli ile sarmalanırlar. Bu sırada anneyle bebeğin tenlerinin birbirine değmesi ve birbirlerinin gözlerine bakmaları, yenidoğanda oksitosin salgılanmasını tetikler. Yenidoğanın oksitosin seviyeleri, doğumdan sonraki ilk saatte durulsa da en az 4 gün boyunca normalin üzerinde kalır. (Leake, Weitzman et al. 1981) Bebek oksitosin seviyeleri, vagal sinirin aktivasyonundan dolayı, emzirme sırasında ve sonrasında da yükselir. (Uvnas-Moberg 2003)

Emzirme sırasında oksitosin sütün bırakılma refleksine vasıta olur ve bebek emdikçe pompalanmaya devam eder. Emzirmenin sürdüğü aylar ve yıllar boyunca, oksitosin annenin gevşemesine ve iyi beslenmesine yardım eder. Bir araştırmacı bunu,  ‘stresle başa çıkmakta çok etkili ve sonrasında bir çok hastalığı önleyen bir yöntem’ olarak nitelendirir. Söz konusu araştırmada, yedi haftadan daha uzun süre emzirmiş annelerin, bebekleri altı aylıkken diğer annelerden daha sakin oldukları ortaya çıkmıştır. (Chapman 1998, 7 August)

Üremedeki rolünün dışında oksitosin, başka sevgi ve diğerkamlık durumlarında da salgılanır, mesela beraber yemek yerken. (Uvnas-Moberg 2003) Araştırmacılar, şizofreni (Feifel and Reza 1999), otizm (Insel, O'Brien et al. 1999; Carter 2007), kardiovasküler hastalıklar (Knox and Uvnas-Moberg 1998; Uvnas-Moberg 2003), ve uyuşturucu bağımlılığı (Sarnyai and Kovacs 1994) gibi durumlarda oksitosin sisteminin iyi çalışmadığını buldular. Oksitosinin Prozac gibi ilaçların antidepresan etkisiyle de bir ilintisi olabileceği öne sürülüyor (Uvnas-Moberg, Bjokstrand et al. 1999).

Yakın zamanda yapılmış  bir başka araştırma da bireyler arasındaki ilişkilerdeki güven duygusunda oksitosinin rolüne işaret ediyor (Zak, Kurzban et al. 2005). Bu da oksitosinin beynin korku duygularını işleyen bölümü olan amigdala’nın aktivitesini azaltmaktaki rolünden kaynaklanıyor olabilir (Kirsch, Esslinger et al. 2005) .

Beta-endorfin

Doğal bir uyuşturucu olan beta-endorfinin, pethidin (meperidin, Demerol), morfin ve eroin gibi afyon türevi uyuşturucularla benzer özellikleri vardır ve beyinde aynı reseptörlere etki ettiği kanıtlanmıştır. Beta-endorfin hipofiz bezinden salgılandığı gibi beynin ve sinir sisteminin başka bölümlerinden de salgılanır ve seks, hamilelik, doğum ve emzirme sırasında yüksek seviyelere çıkar.

Beta-endorfin aynı zamanda, zorlandığımız ve acı çektiğimiz zamanlarda salgılanan bir stres hormonudur. Böyle durumlarda ağrı kesici vazifesi görür ve bütün stres hormonları gibi bağışıklık sistemini zayıflatır. Bu etki, özellikle hamile bir kadının bağışıklık sisteminin, genetik yapısı kendisininkine yabancı olan  bebeğine karşı çalışmasını engellemekte önemli olabilir.

Alışkanlık yapıcı afyon türevleri gibi beta-endorfin de, keyif, mutluluk ve bağımlılık, ya da bir partnerle  karşılıklı bağımlılık duygularını tetikler. Beta-endorfin seviyeleri hamilelikte yüksektir ve doğum boyunca artar (Brinsmead, Smith et al. 1985). Doğum sırasında beta-endorfin ve bir başka stress hormonu olan kortikotrofin seviyeleri, erkek atletlerin yürüyüş bandında en zorlandıkları andaki seviyelere ulaşır (Goland, Wardlaw et al. 1988). Bu derece yüksek hormon seviyeleri, doğum yapan kadının, acıyı dönüştürüp, başka bir bilinç haline geçmesine yardım eder. Bu başka bilinç hali, müdahelesiz  doğumun özelliğidir.

Beta-endorfinin diğer hormonal sistemlerle karmaşık ilintisini henüz tam olarak anlayabilmiş değiliz  (Laatikainen 1991). Doğum sırasında beta-endorfinin yüksek seviyesi, oksitosin salınımını engelleyecektir. Acı ve stres seviyesi yükseldiğinde kasılmaların yavaşlaması, böylelikle “doğumun, fizyolojik ve psikolojik strese uygun bir tempoya oturması” (Jowitt 1993) mantıklıdır.

Beta-endorfin aynı zamanda doğum sırasında prolaktin salınımını tetikler. (Rivier, Vale et al. 1977) Prolaktin annenin göğüslerini süt vermeye hazırlar ve ayrıca bebeğin akciğer gelişimini tamamlamasına  yardım eder  (Mendelson and Boggaram 1990).

Beta-endorfin emzirmede de önemlidir. Bu hormonun seviyeleri annede 20 dakikada en yüksek noktaya ulaşır (Franceschini, Venturini et al. 1989). Beta-endorfin anne sütünde de bulunur (Zanardo, Nicolussi et al. 2001) ve anneyle bebeğin devam eden ilişkisinde mutluluk verici bir karşılıklı bağımlılık yaratır.

Savaş-ya da-Kaç Hormonları

Epinefrin ve norepinefrin hormonları, (adrenalin ve noradrenalin) aynı zamanda savaş-ya da-kaç hormonları, ya da toplu olarak katekolaminler (KA) olarak da bilinirler. Bunlar korku, anksiyete, açlık, soğuk, heyecan gibi stresler karşısında böbreklerin yukarısındaki adrenal bezlerinden salgılanır ve sempatik sinir sistemini (SSS) savaşmaya ya da kaçmaya doğru harekete geçirirler. Noradrenalin, tetikte olmayı arttıran ve hem savaş-ya da-kaç (SSS)  tepkisini harekete geçiren hem de bu tepki tarafından harekete geçirilen önemli bir beyin sinyal sisteminin bir parçasıdır.

Annenin bedenindeki yüksek KA seviyeleri doğumun durmasıyla ilintilidir, bu da KA’ların rahim kası üzerindeki doğrudan inhibisyon etkisini (Segal, Csavoy et al. 1998) ve fare deneylerinde görüldüğü gibi oksitosin salınımında muhtemel bir azalmayı yansıtıyor olabilir (Douglas, Leng et al. 2002). Savaş-ya da-kaç tepkisinin parçası olarak KA’lar, kanı büyük kas gruplarına yönlendirir. Bu da rahim ve plasentaya, dolayısıyla da bebeğe, daha az kan gitmesi demektir.

Yabanıl doğada doğum yapan memeliler için bu durum mantıklıdır; tehlike durumunda

savaş-ya da-kaç tepkisi harekete geçirilecek ve doğumu durdurarak emniyetle bir yere kaçmak için gereken kas enerjisi sağlanacaktır. İnsanlarda, yüksek KA seviyelerinin  doğum sürecinin uzaması ve bebeğe kan ve oksijenin gitmediğinin belirtisi olan, fetüsün kalp atışlarındaki yavaşlama ile ilintisi saptanmıştır. (Lederman, Lederman et al. 1985)

Müdahelesiz bir doğum sürecinin sonunda, doğum anı yaklaşırken bu hormonların farklı sonuçları olabilir. KA seviyelerinde, özellikle noradrenalinde  ani bir yükselme, fetüsü çıkarma refleksini (FER) harekete geçirebilir. Bu durumda anne ani bir enerjiyle canlanır; genellikle dik ve tetikte oturur, yüksek adrenalin/epinefrin seviyelerinden dolayı nefesi sığlaşır ve ağzı kurur, bir şeye tutunma ihtiyacı hissedebilir. Korku, kızgınlık ve heyecan duyabilir. KA’nın ani yükselişi birkaç çok kuvvetli kasılmaya neden olacak, bebek çabucak ve kolayca doğacaktır. (Odent 1992)

Bu fizyolojik modeli doğrulayan araştırmalar, düşük seviyelerdeki epinefrinin rahmin kasılma yeteneğini duraksatırken  müdahelesiz bir doğumun sonunda salgılanan yüksek seviyelerdeki epinefrin/norepinefrin karışımının  kasılma yeteneğini arttıracağını gösteriyor. (Segal, Csavoy et al. 1998) Çalışmalar doğum sırasında annenin KA seviyelerinin geniş bir yelpazede farklılık gösterebileceğine de işaret ediyor. Bazı kadınlar diğerlerinden 5-10 kat fazla epinefrin ya da norepinefrin salgılayabilirler (Lederman, McCann et al. 1977; Lederman, Lederman et al. 1978; Lederman, Lederman et al. 1985). Bu durum  fetüsü çıkartma refleksini  (FER) yansıtıyor olabilir.

Bazı kültürlerde kadın doğumun ikinci aşamasında zorluk çekiyorsa bu refleksten faydalanılır. Mesela, Kanada’da yerli bir kabile ile çalışan bir antropolog, köyün gençlerinin doğumda zorlanan kadına yardım etmek için toplandığını tespit etmiş. Gençler kadının yanına gidip ummadığı bir anda yüksek sesle bağırarak yarattıkları şokla  kadında fetüsü çıkartma refleksini tetikler ve çocuğun çabucak doğmasına yardımcı olurlarmış. (Odent 1992)

Doğumdan sonra, annenin KA seviyeleri aniden düşer ve annenin üşümesine neden olabilir. Ortamın sıcak olması önemlidir, çünkü annenin ısınamazsa devam eden stress, KA seviyelerini yüksekte tutacak, bu da doğal oksitosin salınımını engelleyerek doğum sonrası kanama riskini artıracaktır (Saito, Sano et al. 1991).

Mutluluk kokteylinin bir parçası olan noradrenalin hormonunun, içgüdüsel annelik davranışında rolü vardır. Noradrenalin eksiğiyle büyütülen fareler, bu hormon sistemlerine yeniden enjekte edilmediği takdirde, doğurdukları yavrulara bakmazlar (Thomas and Palmiter 1997).

Bebek için de doğum heyecan ve stres uyandırıcı bir olaydır. Bunu yükselen KA seviyelerinden görebiliriz. (Lagercrantz and Bistoletti 1977) Doğumun son aşamalarında, bebeğin kabaran KA seviyeleri onu hipoksiye (oksijen yetersizliğine) karşı koruyarak doğumuna yardımcı olur. Bu hormonlar akciğerleri daha çok çalıştırarak, metabolik yakıtları çoğaltır ve yeni doğanın termojenik (ısı üretme) sistemini harekete geçirerek, bebeği rahmin dışındaki hayata da hazırlar (Lagercrantz and Slotkin 1986).

Doğumdaki yüksek KA seviyeleri, bebeğin annesiyle ilk karşılaşmasında gözlerinin açık ve uyanık olmasını da sağlar. (Lagercrantz and Slotkin 1986) Bebeğin KA seviyeleri, müdahelesiz bir doğumdan sonra annesiyle temasın sakinleştirmesiyle çabucak düşer.

Prolaktin

Annelik hormonu olarak da bilinen prolaktin, anne sütünü sentezleyen ve emzirmenin önde gelen hormonudur. Eskiden beri prolaktin hormonunun süt veren dişilerde saldırgan bir korumacılık dürtüsü (dişi kaplan etkisi) yarattığı düşünülmüştür. İnsanlar üzerindeki araştırmalar, prolaktinin ihtiyat ve saldırganlığı çoğalttığını doğrular. (Uvnas-Moberg 1989)

Prolaktin seviyeleri hamilelikte artar ama  plasenta atılana kadar süt üretimi hormonlar tarafından engellenir. Doğumda seviyeler önce azalır, sonra doğumun son aşamalarında yükselir, bebek doğarken de zirveye çıkar. (Stefos, Sotiriadis et al. 2001)

Prolaktin aynı zamanda boyun eğme ya da  teslimiyet hormonudur- primat sürülerinde, baskın erkek primatın prolaktin seviyeleri diğerlerinden düşüktür (Keverne 1978). Prolaktin endişe duygusunu da arttırır. Emzirme ilişkisinde bu etkiler, annenin uyanık davranmasına ve bebeğin ihtiyaçlarına öncelik tanımasına yardım eder. (Uvnas-Moberg 1989)

Anne karnındaki bebek de prolaktin üretir, seviyeler doğumdan sonra yüksektir (Heasman, Spencer et al. 1997). Bu da bebeğin solunum (Mendelson and Boggaram 1990) ve ısıyı düzenleyen (Mostyn, Pearce et al. 2004) sistemlerinin uyumlanmasına yardım ediyor olabilir.

Müdahalesiz Doğum

Günümüzde, doğum merkezlerinde ve ev doğumlarında bile müdahalesiz doğuma nadir rastlanır.

Bütün memelilerde, doğumun doğal seyrini engelleyen başlıca nedenlerden biri yabancı bir yerde olmak ikincisi de birileri tarafından gözlemlenmektir. Emniyet ve mahremiyet doğumda temel ihtiyaçlardır. Buna rağmen, Batı tıbbının gebelik ve doğumla ilgilenen dalı olan kadın doğum uzmanlığı, hamile ve doğum yapan kadınları gerek insanlar gerekse makineler tarafından gözlemlemeye dayanır. Üstelik doğum yolunda gitmediğinde görevliler gözlemlerini daha da yoğunlaştırırlar. Bu koşullar altında bir kadının doğum yapabilmesi gerçekten şaşırtıcıdır.

Bazı yazarlar, kadınlar için  bebeği yapmakla doğurmanın arasında bir çok paralellik oladuğunu gözlemlediler. Bebeği doğururken de yaparken de benzer hormonlar, bedenin aynı bölümleri, aynı sesler ve aynı emniyet ve mahremiyet ihtiyacı söz konusudur. Kadınların doğum yapmasını beklediğimiz koşullarda sevişmeye çalışmak nasıl olurdu?

İlaçların ve Prosedürlerin Etkisi

Doğumun Suni Olarak Başlatılması (Endüksiyon) ve Sancıların Arttırılması

ABD’de,  doğumun suni olarak başlatılması (endüksiyon)  oranı % 22.5 (Martin, Hamilton et al. 2009) ile %41 (Declercq, Sakala et al. 2006) arasındadır. Kadınların % 55’e varan bir bölümü de, doğum sancılarının sentetik oksitosinle (sintosinon, Pitosin) stimülasyonu ya da arttırılmasına maruz kalırlar.

Doğum sırasında uygulanan sentetik oksitosin, bedenin kendi oksitosini gibi hareket etmez. Özellikle, Pitosin tarafından tetiklenen kasılmalar doğal rahim kasılmalarıyla aynı değildir ve bebeğe giden kan akışını azaltabilir.

Örneğin, Pitosinle tetiklenen kasılmalar birbirine çok yakın aralıklarla, hatta yüksek doz verildiğinde nerdeyse aralıksız meydana gelirler ve rahim kasının dinlenme moduna geçmesine neden olurlar (Caldeyro-Barcia, Sica-Blanco et al. 1957). Bütün bu faktörler, bebeğin kasılmalar arasında kan ve oksijen depolarını yenileme yetisini tehlikeye atabilir.

İkinci olarak, ister sentetik ister doğal olsun oksitosin, annenin kanıyla beyni arasındaki bariyerden, çok ufak miktarlarda geçebilir. Bunun da anlamı, annenin bedenine enjekte edilen ya da serumla verilen Pitosin’in, sevgi hormonu olarak hareket etmeyeceği ve doğum yapan kadının kendi oksitosin sisteminin işlemesine mani olabileceğidir.

Araştırmalar, Pitosin kullanımını takiben, aşırı stimulasyonu önlemek için, doğum yapan kadının rahmindeki oksitosin reseptörlerinin, beden tarafından azaltılarak regüle edildiğini gösteriyor. (Phaneuf, Rodriguez Linares et al. 2000) Bu durumda doğum sırasında Pitosin infüzyonu verilen bir kadının doğumdan sonra kanama geçirme riski yükselir çünkü bu sırada kanamayı önlemek için rahmi kasmakta çok önemli olan kendi oksitosin salınımı reseptör sayısının azalmasından dolayı etkisiz kalacaktır.

Ayrıca, ‘duygusal beyin’ yani limbik sistemin önemli bir hormonu olan oksitosinin, hayat boyu sürecek psikolojik ve duygusal etkilerini giderek daha iyi anladığımıza göre, bu sakinleştirici ve bağ kurucu sisteme doğumda müdahale etmenin, ki doğum sırasında kullanılan hormonlar ve ilaçlar tam da bunu yapar,  anneye ve bebeğin gelişimine   olan  maliyetini düşünmek kaygı vericidir. (Carter 2003) (Csaba’nın hormon etkisi kavramı üzerine söyledikleri için Müdahelesiz Doğum bölümüne de bakınız, Csaba 2007)

Michael Odent’in yorumunu okuyalım: “Birçok uzman, kendi doğumunun başlamasına katılarak fetüsün  (doğmamış bebeğin)  kendi sevgi hormonunu salgılama talimi yaptığına inanıyorlar.” (Odent 1992) Odent, toplumumuzda kendimizi ve başkalarını sevme kapasitesi eksikliği üzerine kafa yoruyor ve bu sorunların doğum sırasında, özellikle de oksitosin sistemine müdahale ile başladığına inanıyor. (Odent 2001)

Opiyat (Afyon türevi) Ağrı Kesiciler

Opiyat ilaçlar ya doğrudan afyonun çiçeğinde bulunan maddelerden yapılır ya da kimyasal olarak bunlarla aynı ailedendir. Opiyat ilaçların bazıları A.B.D’de  doğum sırasında geleneksel olarak kullanılır. Bunlar klasik opiyatlar olarak bilinen meperidin (Demorolol, pethidin), ve morfinin dışında  nalbufin (Nubain), bütofanol (Stadol), alfaprodin (Nisentil), hidromorfon (Dilaudid), ve fentanil sitrat’dır (Sublimaze).

Son yıllarda, kas içerisine (IM) ya  da damardan (IV) uygulanan basit opiyatların doğum odasındaki kullanımları azaldı.  Bir çok kadın artık epidurali tercih ediyor. Ancak  epiduralin de içeriğinde bu saydığımız ilaçlardan olabilir (aşağıya bakınız).

Opiyat ilaçların kullanımı, kadının doğum sırasında kendi Beta Endorfin üretimini muhtemelen azaltır (Thomas, Fletcher et al. 1982). Bulantı, sersemlik, kaşıntı ve disfori gibi yan etkileri de olabilir (American College of Obstetricians and Gynecologists 1996). Bu konuda yapılan bir takım araştırmalar, bu ilaçların ağrı kesmekten ziyade ağır uyuşturma suretiyle etki ettiğini gösteriyor. (Olofsson, Ekblom et al. 1996; Tsui, Ngan Kee et al. 2004)

Şunu unutmayalım ki beyinde opiyatlar hipofiz bezinden oksitosinin eksilmesine neden olurlar - bu ilaçların doğum süresine olan etkileri üzerine yapılmış az sayıdaki araştırma bu sonuca varıyor.  Thomson ve Hiller şöyle özetliyor: “Literatürde bu ilacın (pethidine/meperidin) doğumun daha uzun sürmesiyle ilintisi olduğu ve bunun  da doza bağlı olduğu kuvvetle düşünülüyor. Hayvanlar üzerindeki çalışmalar bu bakışı destekliyor.” (Thomson and Hillier 1994)

Burada bir de şunu sormamız lazım: Bu zevk ve karşılıklı bağımlılık hormonlarının zirve seviyeleri olmadığında doğum, anne ve bebeğin psikolojisi üzerinde nasıl bir etki bırakır? Beta-endorfin beyindeki ödül sistemini kuvvetle harekete geçirir; bazı araştırmacılar memeliler için endorfinlerin,  çiftleşme ve doğurma gibi çok önemli üreme işlevlerini yerine getirmenin ödülü olduğuna inanır. (Kimball 1979)

İlginç bir nokta da, doğumda ilaç ve müdahalelerin, kadının kendi gücüne kavuşmasının ve mutluluk duymasının önüne geçtiği  Batı kadın doğum biliminde son yıllarda doğum oranlarının düşüyor olması. Feminist Germaine Greer’in 1984’te öngördüğü gibi, “çocuk doğurmanın  gurur ve vakarını  tamamıyla ezmeyi başarırsak, nüfus patlaması kendi kendine hallolacaktır.“ (Greer 1984)

Toplumsal olarak belki daha da kaygılandırıcı bir çalışma Stockholm’de gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada 1945-1966 yılları arasında  doğan afyon bağımlılarının doğum kayıtları, bağımlı olmayan kardeşlerinin doğum kayıtlarıyla karşılaştırılmış. Annelerin doğum sırasında, özellikle de birden fazla dozda opiyat, barbitürat ve/veya diazot monoksit gazı aldıkları durumlarda, bebeklerinin uyuşturucu bağımlısı olma ihtimali artıyor. Örneğin, anneye üç doz opiyat verildiyse, çocuğunun büyüdüğünde afyon türevi uyuşturuculara bağımlı olma ihtimali 4.7 kere artıyor. (Jacobson, Nyberg et al. 1990)

Bu çalışma yakınlarda ABD’de yinelendi ve çok benzer sonuçlar alındı. (Nyberg, Buka et al. 2000) İlk çalışmayı yapanlar bir iz bırakma mekanizmasından söz ediyorlar, ama belki de bu etkinin ektazi haliyle de bir ilgisi vardır; belki de, ektazi dediğimiz derin mutluluğu doğum sırasında bulamazsak hayatın ilerleyen zamanlarında uyuşturucularda arıyoruz. ‘Ecstasy’ (derin mutluluk) isimli uyuşturucu maddenin popülaritesi ve ismi de belki bunun bir yansımasıdır.

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar bir başka ihtimali daha akla getiriyor. Öyle görünüyor ki doğum sırasında uygulanan ilaçlar ve diğer maddeler, tek doz bile olsa, bebeğin beyin yapısı ve kimyasında, yetişkinliğe kadar ortaya çıkmayan etkilere neden olabiliyor. (Kellogg, Primus et al. 1991; Livezey, Rayburn et al. 1992; Mirmiran and Swaab 1992; Golub 1996; Nyberg, Buka et al. 2000; Csaba and Tekes 2005) Golub, doğum sırasında epidurale maruz kalan bebek resus maymunlarında gelişimsel anomaliler de buldu. (Golub 1996) Bu etkilerin insanlar için de geçerli olup olmadığı bilinmiyor; fakat bir araştırmacı bizi şöyle uyarıyor: “Doğum öncesindeki nöronların (beyin hücrelerinin) çoğaldığı, aralarında bağlantılar kurulduğu, hareket ettiği bu dönem, beynin geri döndürülemez hasarlara en açık olduğu dönemdir.” (Mirmiran and Swaab 1992)

Epidural İlaçlar

Epidural ilaçlar, omuriliğin etrafındaki boşluğa tüp aracılığıyla birkaç saatliğine verilirler. Bu ilaçların içinde lokal anestetikler (kokain türevleri, örneğin bupivicaine/Marcaine) vardır. Yeni formüllerine fentelyl/Sublimaze gibi düşük dozlu opiyatlar eklenmiştir. Omuriliğinden ağrı kesici uygulaması, omuriliğin üzerine aynı ilaçların tek doz halinde enjekte edilmesiyle gerçekleşir ve kombine bir spinal-epidural (CSE) olarak verilmediğinde genellikle kısa süreli etki eder.

Epidural ağrı kesicinin, doğumun yukarıda anlatılan hormonların tümü üzerinde önemli etkileri vardır. Epiduraller beta-endorfin üretimini engellerler (Browning, Butt et al. 1983; Scull, Hemmings et al. 1998)  ve böylece normal bir doğumun bir parçası olan bilinç değişimi de engellenmiş olur. Sağlık görevlilerinin, kendi şartlarıyla doğuran bir kadının fizikselliği, sözünü sakınmazlığı ve mantıksızlığıyla uğraşacak halinin olmadığı doğum odalarında epidurallerin bu kadar kabul görmesinin bir sebebi de bu olabilir.

Epidural yapıldığında oksitosin seviyeleri düşer ve doğumda oluşması gereken oksitosin zirvesi de engellenir (Rahm, Hallgren et al. 2002).  Bunun muhtemel nedeni, doğum yapan kadının vajinasının alt tarafında bulunan ve oksitosin seviyelerinin zirveye çıkmasını tetikleyen  reseptörlerin uyuşmuş olmasıdır. Bu etki, epiduralin etkisi geçip duyular geri geldiğinde de devam edecektir, zira buradaki sinir uçları duyusal sinirlerden daha küçüktür ve dolayısıyla ilaçtan daha çok etkilenirler. (Goodfellow, Hull et al. 1983)

Dolayısıyla epiduralle doğum yapan bir kadın, bebeği çabucak ve emniyetle dışarı çıkarmak için tasarlanmış olan, doğumun son aşamasındaki kuvvetli kasılmaları kaçıracaktır. Bu durumda o kasılmaların yerine, üstelik bir de yerçekimine karşı gelerek,  kendisi çaba göstermek zorunda kalacaktır. Epidural kullanıldığı durumlarda doğumun ikinci aşamasının uzamasının ve forseps kullanma ihtiyacının artmasının nedeni budur. (Lieberman and O'Donoghue 2002)

Epidural kullanımı, katekolamin salınımını da engeller (Neumark, Hammerle et al. 1985). Kadın, doğumun ilk safhasında çok stresli ise bu durum avantajlı olabilir. Ne var ki, doğum yaklaştığında KA seviyelerinde bir düşüş, fetüsü çıkarma refleksini engelleyerek ikinci safhayı uzatabilir. (Lieberman and O'Donoghue 2002)

Epidurallerden olumsuz etkilenen bir başka hormon daha vardır. Prostaglandin F2 alfa, doğuran bir kadının rahminin kasılmasına yardım eder ve seviyeleri, kadınlar epiduralsiz doğum yaptığında yükselir. Bir araştırmada, epidural almış kadınların PGF2 alfa değerlerinde düşüş olduğu, ortalama doğum sürelerinin de 4.7 saatten 7.8 saate uzadığı bulunmuştur. (Behrens, Goeschen et al. 1993)

Epidural yoluyla uygulanan ilaçlar, annenin kanına anında karışıp bebeğe aynı seviyelerde, hatta bazen tesir açısından daha yüksek seviyelerde ulaşır. .(Brinsmead 1987; Fernando, Bonello et al. 1997) Bazı ilaçlar bebeğin beyni tarafından emilecek (Hale 1998)  ve bebeğin bunların bazılarını gelişmemiş sisteminden atması, göbekbağı kesildikten sonra uzun zaman alacaktır. Mesela, bupivacaine’in yarılanma süresi, yani kandaki seviyesinin yarıya inmesi için gereken zaman yetişkinlerde 2.7 saatken, yeni doğmuş bir bebekte 8 saattir. (Hale 1997)

Twitter-tr
Medium_200_sarahbuckley

Dr Sarah J. Buckley

Pratisyen doktor olan Dr. Sarah J Buckley, dört çocuk annesi ve 'Duyarlı Doğum, Duyarlı Annelik: hamilelik, doğum ve ebeveynlik konularında duyarlı seçimler yapmanın bilgeliği ve bilimi' (Gentle Birth, Gentle Mothering) başlıklı kitabın yazarı. Daha ayrıntılı bilgi için www.sarahjbuckley.com 'u ziyaret edebilirsiniz.



yorumlar yaz +

 

yorumlar ( 0 )

damara-cocuk farklı seçenekler arayan ebeveynlere, doğal hamilelik, emzirme, doğal ebeveynlik, holistik tedaviler, organik ve sağlıklı beslenme ve ekolojik yaşam gibi konularda bilgi sunan aylık online dergidir.